Taze çıktı: Banu Berberoğlu

Bilmem belki karşılaşmışsınızdır, youtube’da Banu Berberoğlu isimli yeni bir fenomen var. Sevgilisi Mehmet ile birlikte yaşadıkları Trabzon’da kendilerini tanımamıza vesile olan alan sağlayıcı youtube üzerinden kanallarını “kelimenin tam anlamıyla” gündelik hayat videoları çekerek dolduruyorlar. Instagram, ve sair internetin en aldatı dolu ve sözüm ona masalsı-büyülü dünyasında sıradan hayat akışlarını çıplak bir gerçeklikle paylaşıyorlar. Banu’nun ve Mehmet’in son derece naif ve nazenin kişilikleri bir kenara dursun, bu en alacalı mecrada bu denli ilgi çekmiş olmalarında ise tuhaf detaylar var.

Bir yazarın yerinde bir tespiti vardır, “başkalarının hayatını o kadar merak ediyorsanız roman okuyun.” der. Sahi, romanlar bize ne verir? Romanlar, yazarın kurgu dolu ya da kurgu perdesine gizlediği başka hayatların bir tezahürü, bir çeşit başka özne ve kimliklerin yansıtıldığı tepe-göz vazifesi görür hayatımızda. Kurgu; başka yaşantıların yazarın ağzından gözetlenmesini, gözetleyici yani okuyucu tarafındansa başka hayatların iz sürücülüğünü etik bir zemine oturtmak için gereken gizil-sihirli kavramdır. Sözüm ona bir romanda detaylarıyla ortaya serilen ve paydaşı olduğumuz bir hikâye, kişi, özne ya da ilişki yazar kişinin ampirik bir anlatısı olarak kabul edilemeyeceği fakat görgül deneyimlerinden beslenmediği de asla yadsınamayacağı için   -gerçekte nasıl olduğu bilinemez- bu zorlu düğüm edebiyata içkin kavramlarla gevşetilerek bize ulaşır. Bu yüzden roman okuyan kimseye “komşusunu gözetliyormuş” gibi yaklaşılmaz. Roman, gözlemcinin ve başka gözetçilerin gözlemlerinin hikâye formuna bürülerek sunulduğu meşru bir zemindir.

Roman türünde bir gözlem ilişkisini patolojik bir vaka olmaktan kurtaransa, kaynakça olarak kanıt niteliği taşıyan bir imajdan ziyade gözetleyenin hayal gücüne kendini terk etmesidir. Böylelikle “etik” sorunu toplumsal bir problem olmaktan çıkar ve okuyucu/izleyicinin kendisini patolojik bir vaka olarak görmesine engel olur.

Başka hayatların gözlemini gerçekleştirmek yani izler-kitlenin bir parçası olmak ne demektir? Buna neden ihtiyaç duyarız? Bu soruya bir davranış bilimcinin, bir sosyoloğun, bir antropoloğun, bir ruh bilimcinin, bir endüstri mühendisinin verebileceği ve hepsini kabul edebileceğimiz birbirinden farklı, kesişen/örtüşen, benzeşen/benzeşmeyen yüzlerce cevap bulunabilir. Fakat bir bilgi yorumlayıcısı ya da inceleyici olarak değil de, izleyici(viewer) perspektifinden yorumlarsak temel güdümüzün merak ihtiyacımızı karşılamak, merak ettiklerimizle “bağlantıda olmak” ve “kıyas” yapabilmek güdüleri olduğunu da yalınca ifade edebiliriz.

Ben Banu’nun belirgin bir saikle hareket ettiğini düşünmüyorum. Hatta Banu’nun kendisinin de ne yaptığına dair bir fikrinin olduğunu sanmıyorum. Günlük tutmanın milenyum versiyonu olan vlog, içeriğini kullanıcılarının oluşturduğu alan sağlayıcıların hayatımıza geri dönülemez şekilde entegre olmasıyla birlikte metamorfoza, yani başkalaşıma uğrayarak Banu gibi ünlülük fantezisine bir ucundan tutulmuş amorf fenomenler yarattı.

Her yeni fenomen vakasından sonra aktive olan, hareket izleği belli şematik muhakeme sistemi bir grup yanlısıyla onu kutsayıp yüceltirken, geri kalan müdahilleri onu alaşağı etme gayretinden uzak durmadı. Dolayısıyla her iki yanında bir şekliyle tüketime dönüştürdüğü Banu ise bu vasıtayla bilinirliğini ve konuşulurluğunu pik yapmakla kalmayıp, sponsorluk ve işbirliği teklifleri (kabul) etmeye başladı.

Banu’nun servis ettiği ve milyon kez izlenilen videolar ise,  yapmacık/şımarık jet sosyete bozuntusu ya da özentisi şov dünyasından parsa koparmaya çalışan ana-akım eğilimleri ters yüz ederek negatif kabiliyetin ön görülemez şöhretini de beraberinde getirdi. Bu şöhreti yaratanın toplumun her yeni iktidar ile yeniden modellendiği, sosyal medyanın realistik olduğu için izlediğini sandığı, mevcut iktidarın ise uzun süredir üzerinde çalıştığı tipolojinin kristalize olmuş bir formu olarak bir dizi kesişmenin yarattığını söyleyebiliriz.

Hiçbir özel yetenek ya da seyir zevki sunmayan, ucuzlukçu marketlerden alınmış abur cuburların, halk pazarı alışverişinden dönen havuçların tanıtıldığı ve alım-gücünün öğrenilmiş çaresizliğiyle barışık bir hayatta domestik mutluluklarla yetinmenin görüngesi oluveren Banu, içinden geçmekte olduğumuz sosyolojik şekillendirmeyi vecdinde nasıl normalize ettiğini pek tabii bilmiyor. Bu “bilmeme” hali,  tezahürü olduğu sosyal portreyle öylesine uyum içerisinde ki kendi tragedyasının protagonisti olarak hikâyesini ileriye taşırken, zaman zaman yardımına başvurduğu sevgilisi Mehmet’e biçtiği deuteragonist rolü ile de dramasına çeşitlilik katıyor. Bütün bunları ise yalnızca bilinç akışı tekniğiyle, farkında olmadan, bilmeden yapıyor.

Banu hikayesini tam da hızlı tüketim toplumunun talep ettiği gibi, youtube’da yazıyor, instagram’da story olarak paylaşıyor.  Banu’nun hikayesi uzadıkça, yarısı okunup bırakılmış bir romana dönüşüyor. Zira şimdilik 136 perdeden oluşan bu hikayenin ne yazık ki mutlu sonla bitmeyeceğini okuyucu biliyor…

Reklamlar

#noß 4

Her insanın amacı, evrenin kozmik sırlarını keşfetmek, devletler arası siyasi ilişkileri çözümlemek ya da kutuplarda eriyen buzul parçalarına bir son vermek değil. Bu dünyaya bir misyon doğrultusunda, evvel nesillerin bıraktığı ahlaki, kültürel, politik pislikleri temizlemek ya da gelecek nesle güzel bir miras bırakmak için de gönderilmedik. Kendimize böyle görevler atayarak, yaşamı aklın cihetine bağlamayı, varlığımıza anlamlar yüklemenin gereğini anlayabiliyorum.

Kimilerinin yıldızları seyredip sevişerek, müzikler dinleyip söylerek, rutin işlerini bozmadan ya da işkolikleşerek, yazarak, çizerek hatta üzerine konduğu imkanlarını tüketerek geçirdikleri bir ömrünse anlamsız, boşa geçen, hafif bir ömür olduğu gibi bir takım entelektüel yaftalamalarınaysa katlanamıyorum. Bunun en galiz örneklerini etrafımızdaki politik hareketlerde, okuduğumuz okullarda, akademi camiasında hemen her gün görmek mümkün. Kendini pek beğenen bu eşrafın kimlik problemleri, kibir, böbür ve kaşe derdinden, hegemonik, sistematik şebekeler içerisinde konum alabilmek adına her kelamlarına düşen samimiyet ve içten pazarlıkçılık gölgesiyse aşılamaz problemleri olarak mıhlanmış vaziyette.

Aydın sınıfın tasavvur ettiği insan modeli hedonizmden uzak, çilekeş ve vakur bir yolculuğu çiziyor. Bu yola girenlerin ayaklarından çoraplarını çıkartması, instagram’da canı sıkıldıkça fotoğraf paylaşması, acıktığında iki lahmaç yanında bi büyük ayran patlatmaları yasak. Aydın sınıf korunması gereken bir prestij, yükseltmeleri gereken bir imtiyazla piyasaya sürülüyorlar. Tuhaf bir sanal gerçeklik içerisindeki benlik ve ruhlarını ve bazen meydanlarda kendilerini görebilirsiniz.

Kant’a göre düşünürsek, akli bir varlık olmayan doğa ve onun içinde akli birer varlık olan insanın yarattığı antagonizmalardaki çatışmaların gelecekteki insan için tarihin ilerletici gücü olduğunu unutmamak gerekiyor. Tarih sahnesinde hangi çatışmalardan ne doğar bilinmez ama, birbirinin etkisi düşüren iki sınıf haline gelmenin hem birey olarak bizim, hem de soy olarak insanın hiçbir faydasına dokunmayacağını anlamak sanırım zor değil.

Yelkenliler Geçmiyor Uzaktan

Bana biraz da dayanma gücü veren şey, kendimi; biteviye zorlukla özenerek kurgulanmış ve fakat hep bir yerlere bağlanmayı sürdüren dünya klasiklerinden bir romanın parçasıymış gibi hissetmeye çalışmam sanırım. Gerçekten böyle hissetmeye çalışıyorum.

Yoksa, sanki yeni bir gün gibi değilmiş de, hiç bitmeyen upuzun bir güne sığmış ömür gibi soluk geçen şu mevsim, her gün karşılaştığımız şu onlarca aynı surat, artık bakışlarımıza işlemiş korku ve endişe krizleri, yalnız bir gün bütün bunlardan ilahi bir dokunuşla kurtulmaktan başka çaremiz yokmuşca üstümüze çöken, hayatlarımızı ve ruhlarımızı saran bu düşünceyle yaşamak mümkün değil.

İnsan kendisini bir şeylere bağlamak istiyor. Aklın cihetine, aşkın büyüsüne, yaratanın yüceliğine. Yaşayan ben olsaydım, yaşayamam dediği hayatın kendisine. Öyle bir bağlılık.

Okuyucunun, okuduğu romandaki karakterle kurduğu ilişkiyi bilirsiniz; onun için üzüldükleri, bazen ağladıkları, bazen onlar adına duydukları hicap ve sevinçle içlerinin nasıl dolduklarını. Bazen okuyucunun, sanki yazgısı bitmiş bir hikayenin seyrini değiştirebilecekmiş gibi; bazense sadece meraktan; zihinlerinde onlar için başka kurgular yarattığı, gerçeğin aslından nasıl bağımsızlaştırdıkları görülmüş şeydir.

Karakterleri özgür kılan yeni kurguların yaratılışı öyle huzurlu küçük kaçamaklardır ki, yazgının üzerine çöken kasvet bulutlarından görünmez bir el onları çeker ve kurtarır; onlar artık hikayelerine yeniden bağlandıklarında başka bir kurgunun da mümkün olması, hem hikayenin devam eden seyri açısından okuyucuyu, hem de umut takiyye edilen karakter için yeni sayfalar çözülen bir düğüme doğru çevrilir.

Bana biraz da dayanma gücü veren şey, işte; kendimle kurduğum ilişkiyi canlı tutan, deneysel bir hikayenin parçasıymışım gibi iyi betimlenmiş bir hikayenin karakteriyle kendimi içselleştirmek; Ve ona bir okuyucu merhametiyle yaklaşarak, henüz çevrilmemiş sayfalarda başka kurguların mümkün olduğunu ispat etmek.

Yaşamın; ancak böyle yeni kurgular yaratarak ve adına yaşanabilecek mümkünleri hafıza da diri tutarak katlanılır bir çaba olduğu inancındayım.

noß #2

İnsan ertesi güne her gün yapmakta olduğu işlerini tekrar edeceğini bilerek, geleneksel bir ayin gibi samimiyetsiz karşılaşmalarına iyi olduğunu belirterek, kendi aldatısını yaşam biçiminden sıyırmadan gerçeğini bulamıyor. Belki sırf bu yüzden, adı konmamış bir şekilde, bir gün kimseye bir şey söylemeden kabuğuma çekilip, çok uzun süre orada gizlenmek ve yalnızca yıllar yılı duman olmuş kafamı toparlayıp kendimi, kendime getirecek esaslı cümleler kurmak istiyordum. Bu belirsiz süre belki sadece amacı belli bir uğrağa doğru hareket etmemle beraber sanki yıllardır gerçekleştirilmeyi bekleyen kısacık bir inayetle birlikte son bulacak, belki de çok günler boyu düşüncelerimi doğdukları yere doğru gerisin geri takip etmemi gerektirecek uzun bir zaman dilimimi alacaktı ~gerçekten bilemiyordum.

Fakat bunun kendimle kuracağım onmacı ilişkinin ta kendisi olacağına inancım tamdı. Geçmiş zamanlarda müterreddit defalar hakikaten ortadan kaybolabilmek üzere iz kalmayan uzaklaşma planlarını, gizleneceğim, kendime kapanacağım, kopup kopup yeniden bağlanacağım bir tür ritüeli gerçekleştirmeyi ciddiyetle tasarladığım anlar oldu. Fakat bunun daha mümkün olan halini ~başka bir aldatmacayla; kendimi kalabalıkta kayberedek de mümkün olacağını zannetmiştim. İnsanın cerahatini kendi tahlil ettiği böyle vakalara bile göre geçersiz alternatifler üretmesi, ne yazık ki sonuna değin ertelenmiş bir felaketin kaçınılmaz gerçeğiyle geri dönüyor kendisine. [uçan bir uçurtmanın uçmasına şaşırmak gibi.]

Beni böyle bir dolambaçlı yola alıkoyan ise zihnimle, benim arasında kurmam gereken bu illiyet bağı için yaratacağım zamansal ve mekansal bağımsızlığın birileri için kaygı ve endişe verici olabileceği korkusu idi… Gerçekten de, insan bazen öyle tatlı bir inançla aldatıyor ki kendini, sanki zaman geçecek ve bir vakit yeniden geldiğinde başka bir kaçışın imkanlarını mümkün kılabilecekmiş gibi. İşte bir umut denen, zarları pervasızca salllamanın dayanılmaz hafifliği böyle bir düşük ihtimalli kaçışa ~yani yine bir kaçışa~ ahmak bir iştahla bağlanıyor olmaktan olmalı.

Oysa asıl kaygı verici şey, birbirimizin gözünün içine baka baka nasıl yavaşça ölüyor olduğumuzu göremiyor oluşumuzdu. Birbirimizi garip bir düzen içinde birbiriyle konuşulmamış bir tertiple bağlıyor, sınırları belirli bir alan içine kendimizi hapsediyorduk. Bunun apaçık bir sebebi vardı; bir gün adı konmamış bu düzeni ihlal edenin, topyekün bir çığırdan çıkışı tetikleyeceğini biliyorduk. İşte bu yüzden, hepimizin içinde vâr olan çekip gitme ~düzenin tümden terkedilişi arzusunun biri tarafınca hakikate döndürülmesi, en iyi ihtimalle varoluşsal bir buhran gibi adledilmekten öteye gidemeyecek, ihya edilmek üzere kolektif aklın empatiyle kurduğu senaryolarıyla, yani empati kuranın en yatkın olduğu korkularıyla ehilleştirilecekti.. Zira, adına endişe duyduklarımızın kendimize ifade etmekten korktuğumuz endişelerimiz olduğunu görebilecek cesarete de, bununla yüzleşmenin “gerektirdiği” imkanlara da sahip değildik…

Bizim en büyük endişemiz böyle bir örneğin hakikat sathında kendimizi bulmaktansa, onu toplumun yabaniliğiyle terbiye ederek, bilinirliğin korunaklılığını sürdürülülebilir kılıyor olup olmadığımızdı… İşte bu yüzden ben hala burada, olduğum yerdeyim… Şimdilik, şimdiye değin…

noß #1

Yaşamın karanlık dehlizlerinden çıkış yolunu kendilikleriyle keşfetmemiş, fakat kendi serin hikayelerini ziyadesiyle dramatikleştirerek, bunu bilgece bir öğreni gibi kullanmaya her fırsatta meyleden insanların yarattığı hafif rüzgar beni buz kesiyor. Oysa ki bu keskin kanaate varmak da, anlatıcının hikayesinin ne kadar şişirilmiş bir dramdan ibaret olduğunu bir çırpıda görebilmek de oldukça basit. Zira, gerçek hikayeleri sahiplerinden dinleyemezsin. Onlar artık ne hikayesini yeniden çağıracak tecrübededirler, ne de hikayelerini didaktikleştirecek bir felsefesizliğe sahiptirler. Gerçek bir hikayenin sahipleri, artık kendi hikayeleriyle hemhâl olmuş ve bir kitap gibi okunabilenlerdir yalnızca. Anlatabildiğin hikaye, senin “hikayen” değildir.

Talihsiz bir vakadır insan

Delicesine bağlanmak istiyorlar. Delicesine aşık olmak, delicesine sahip olmak hatta bazen delicesine ait bile olmak. Ani bir bakışla tutkulularmış, mesele sahibiymiş gözüken onların, kendini rüzgarın boşluğuna bırakmış bir kuş gibi oradan oraya nasıl amansızca savrulduklarını, içlerini kavuran derûn sancılarını büyük bir ustalıkla nasıl gizlemeye çalıştıklarını görüyorum. Oysa, yeni bir kurgunun mümkün olması ihtimal olsun; azaplarını dindirecek en ufak bir başka karşılaşmada, meselelerinin bir anda nasıl değiştiğini, bunca zaman uçuşup durdukları virtüel ger(ek)çekliklerinden tiksinerek ve yavaş yavaş nasıl sıvışmaya çalıştıklarını görüyorum. Üstelik bunu görmek için bir çabaya gerek yok. Kafamızı usulca kaldırıp şöyle bir etrafımıza bakmamız yeterli. Çepeçevre kuşatılmış durumdayız. Çepeçevre tehdit altında, birilerinin duygusal boşluklarını yalıtmak için kullanılmaya amade durumdayız. Orada öylece duruyor olmak yeterli. Birden size aşık olabilirler, birden sizinle bir meselenin ortağı olmak isteyebilirler. Birden etrafınızı kuşattıkları yetmezmiş gibi, hayatınızı da kuşatabilirler.

Böylelerine karşı uyanık olmak çare etmez. Sizi teslim almak için tüm hayat tecrübelerine inandırırlar. Kimisininse yaşam örüntüsünün içinde yalnızca hayaller kurmağa, ve yalnızca kurmakta olduğu hayalleri gerçeğe biraz daha yakın hissetmek için karakterlendirmeye gereksinimi vardır. Ne demek istediğimi az çok anlıyorsanız, en talihsiz olanın bir gün o karakterlerden birisinin kendimiz olduğunu farketmemiz olacağını da anlayacaksınızdır. Fakat yine de çoğu kez, bir başkasının hayalleri içerisinde var olmaktan büyük bir hoşnutluk duyarız. Birbirimizle, birbirimize dair hayal kurmanın nasıl sınırlayıcı, nasıl belirleyici ve nasıl karar verici olduğunu görmeliyiz. Bir şekilde tatmin olmayan hayallerin hınca hınç yaratacağı tahribattan korkmak, henüz yolun başında bundan sakınmak gerekir…

Greyzer

“Senin bedeninin güzellikler ve acılarla yoğrulmuşluğu ve kuşkusuz güzellikler ve acılarla yoğrulmuş bedenimin birbiriyle girdiği temas ve bir yapboz gibi birbirine denk düşüşü… Hissetmeyi özlediğim duyguları hatırlatıyor bana. Yalnız şehvet, yalnız arzudan öte. Bunu kelimelere nasıl dökebileceğimi bilebilseydim, yazılmış en dramatik hikayenin sahibi olurdum mutlaka. Bir çiçeğin yaprakların arasında uç vermesi gibi, nece naciz nece muhteşem bir varoluşun, yeni bir kimyanın, yeni bir kimliğin yeniden tanımlanışını hayretler içerisinde duyumsuyorum.

Sert ve kemikli ellerimin üzerinde dolanışı, ipek bir kravatı düğümünden boğazıma çekip hafifçe kendimi boğuşum gibi ben de garip duygular uyandırıyor. Sesimin çatallaştığını şimdiden görebiliyorum. Biraz sonra zihnimin parlamaya başlayacağını da. Kelimelersiz düşünmeye en çok yaklaştığım andayım. Biliyorum.

İnsan ne tuhaf bir canlı.”.

dört yedi, 16

Kimi başlangıçları yapmak diğerlerinden oldukça zordur. Kuşkusuz bizi bir zorluğa sevk eden hatalardan korkmaktan ziyade, bıraktığımız bu ilk izin süregidecek güzel bir başlangıcı bozacağı korkusudur.

Korkularımız ancak olmasını arzu etmediğimiz anların karşılığında doğarlar. Dikkatle bakılırsa aslında korku da tuhaf bir arzu problemi olduğu da görülecektir. Olmasını arzu etmediğimiz anlar ve bunun aksinde olmakta olanın kendini muhafaza etmesini arzu ettiğimiz anlar.

Korku; beklenen bir tehlike olduğu müddetçe düşüncede yaşamaya devam eder ve gerçekleştği vakit korku “artık yaşanmış” ~korkulanla karşılaşılmış~ ve tükenmiş olacaktır. Hiçbir korku, ~korkunun tabiatı gereği~ yaşandığı vakit sürmeye devam edemez. Demek ki korku duygu değil, düşüncedir, düşüncede yaşayandır. Korkunun gerçekliği, kendiliğinin sonudur.

Korkularımız, ihtimalen karşılaşılması beklenen anların, ihtimalen karşılaşılması beklenen sevinçlerinden daha büyük olamazlar. Bu yüzden adına korktuğumuz şeyler, en az duyumsadığımız korkular kadar kuvvetli ve güzeldirler. Diyebiliriz ki, adına en korktuğumuz şeyler aynı zamanda en tutkulu olduğumuz şeylerdir de. Anlayacağınız üzere, bazen hayatı çekilmez kılan bu düşüncenin içinde aslında yoğun bir arzu ve tutku da vardır. Korku yaşama, yaşam korkuya güç verir.

Kimi korkularımızsa, adına korktuğumuz şeyleri özgürce tatmaktan bizi alıkoyarlar. Öyleyse esas sorun, düşüncede kendiliğinden beliren korku değil, korkularımızı ~korkunun içindeki güzelliklere nasıl tahvil edeceğimizi öğrenmektir. Bu çabanın ömür boyu sürecek olan bir mental olgunlaşma olduğunu görerek, onu tanımaya ve keşfe çıkmanın arzu ve tutkuya bağlanarak mümkün olacağı kanaatindeyim. Korkularımız, korkularımızdandır.

Gündüz uçuşmaları

Zaten geleceği yoktu.

Öpüştükten sonra ağzımda kalan tuhaf tat. Damağımda hissediyorum. Dilimin üzerinden boğazıma doğru yuvarlanışını, o talaşlı tadı yavaşça yutkunduğumu hatırlıyorum. İlk öpüşmesinin tadını unutmuyor insan. Sonrakiler her ne kadar onu takip etselerde. Garip şeyler, bugünlerde kafam da böyle garip şeylerle işgal edileduruyor. Dün gece uyuklarken, kendimi başka bir şehrin bodrum katında, açık camların önünde sere serpe uyuyormuşum gibi düşünmeye çalıştım. Kimi, kimi böyle düşünceler çevreler beni; şimdinin içinden bir kopuş yaşar, geçmişle geleceğin arasında bir yere sıkışırım. Ben onlara “duyumsayışlar” diyorum. Çünkü duyumsayışlar biraz da, yani yalnız duygularıma hitap ediyorlar gibi değil, aynı zamanda kokularını alıyor, tenimde hissediyor, seslerini çağrıştırıyorum. Dilimin emmek fiilini yerine getirmek için duyduğu arzuyu yaşıyorum. Böyle şeyleri anlatmak da pek zor gerçekten.


Kurgular

Zamanın birindeyle başlayan kısa hikayeler. Orada olmuş olmanın gerekçeleriyle barışma girişimi. Fakat güzellikleriyle, fiyaskolarla geçen hayatımıza kurguladığımız müthiş sonlar. Gala gecemiz. Benim sonum, sırası bitmiş peygamber gibi, tefekkür dolu bir şey olacak. Veda hutbem hazır, birkaç cümle kuracağım. Gerimde bırakmak istediğim keyifli hikayeler adına yaşıyorum. Böyle olacağı muhakkak, ben inanıyorum. Duygularım doruğa ulaştıklarında, ve oradan yeniden gerisin geri düşmek üzerelerleyken göz kırpmak kadar kısa ve mukaddes yükselişinden yeniden kopuşta, ~o an yakalayamayacağım kadar hızlı geçen düşünceler beni asla yanıltmazlar. İçim ya bir huzursuzlukla kaplanır yahut yumuşacık bir sıcaklıkla. Bu benim sezgisel olana kendimi teslim etme halim. Zor öğrendim, fakat sıkı öğrendim. Kelimelerden daha keskinler.


Zihnin, zihne açılan pencereleri

Geceleri hiç duymadığın şeylerin seslerini duyarsın, kar yağışındaki huzur gibi. Çok konuşup az hissedenler kirletiyor bu dünyayı. Kurdukları cümlelerin kendilerini nasıl kandırdığını göremeyenler. Kendimizi, bazen ona neden bırakmak? ve neden o sahteliğin üstümüze sinmesi… Bir çok rengin bir araya gelmesinde bir güzellik vardır, bir çok renk bir araya geldiğinde başka bir renk olur. Bir çok renk bazen bir araya geldiğinde güzel bir renk olmaz. Yalın anlatmak gerekirse, gerçeğin peşinden giderken düştüğümüz yanılgı işte böyle bir aldatmacadır.


Kendilerine bir şeyler anlatırken, hangi ses tonunu kullanır insan?

Merak ediyorum. Mesela ben, bir çocuğa masal okur gibi tane tane konuşurum kendimle. Cümlelerimin arasında uzun esler, kelimelerin üzerinde kesme işaretleri ve yarım duraklar vardır. Eğer kendime telkinde bulunuyorsam, kelimeleri hiç kullanmamağa; onlarsız düşünmeye çalışırım. Zor bir uğraş. İç sesi keşfetmeci bir tonla kendisine konuşanın, benim sezgisel olanla kurduğum güven bağına inanmayışına tanık oldum. İç sesi, dış sesi olmasaydı bazen, hiçbir zaman anlayamazdım. Kendini kendinden gizleyenin sinsice kanımıza karıştığına da zira, bu yüzden kimi şeyleri hiçbir zaman anlayamayacağım. Bu oldukça beyhude bir çaba.


İdealizmin yeniden tanımlanışı; ideal olmamak.

Artık daha az şey bilmek, daha az haberdâr olmak istiyorum. Bütün bu çılgınlıklar; politika ya da siyaset umurumda değil. Bu ceht beni daha mutlu ya da biraz olsun daha özgür kılmıyor. Bilakis, giderek mutsuzlaşıyor, giderek rızam alınmamış; daha doğrusu bizâtihi kimsenin doğrudan rızası alınmamış ama birdenlikle içinde olduğunu fark ettiğimiz kurallar bütününe dönüşüyor.  Bu görünenin altında yatan oldukça sinsi, kompleks, zincirleme bir reaksiyon. Hem herkesin kendini, hem de kendinin esaretiyle, beraberindekini ilhâk ettiği tuhaf bir kimlik takdisi. Zaman içinde egemenin ta kendisine benzeşen bu siyasi ahlakın muntazaman gebe kaldığı gizil iktidarı açmak istiyorum. Tonla kokuşmuş, bayağılaşmış, süreğe gelen yıllar boyunca tatbik edilmiş pratiklerin ya da, aslında o kadar da içselleştirilmemiş reflekslerin başka bir yaşam biçimini mümkün kılmanın olanağı olarak görmenin makro politikalara karşı esen bu alternatif akımların pek de bir işe yaramadığını görmek gerekiyor.

Burada pür dikkat kesilmemiz gereken, bunun karşı devrimcilik ya da bilimum ona benzer şeylerden herhangi birisi olup olmadığı değil.  Burada gözlerimizi dikmemiz gereken, kişinin kaygısız yaşantısının, nasıl olup da birden başlayıverdiği politikleşme evresidir. Kuşkusuz bu bizi, ancak kişinin kendi gerçekliğine; nihai bir amaca doğru herhangi bir değer olduğunu hissettiği; kendini anlamlı kıldığı yere,  böylece bir mücadelenin içerisinde bir uğrağa doğru gidiyor olmanın yaşamı aklın cihetine bağladığı, böylece çekilmez hayatlarını, böylece akıp giden amaçsız bir hayatı yaşamaya değer bir sebebe bağlamanın verdiği yeni bir vâr oluşu yaratmanın coşkusuna götürür. Bizi dört bir yanımızdan sarmalayan, yaşamla başa çıkmayı keşfettiğimiz mücadele sathına.

Gelgelelim hiç de yadırgamamız gereken bu ruhani arayış, rasyonel düşünmek gerekirse  yeni mücadele alanlarının kendi dürtüsüyle aynı momentten hareketle arayışa sevk olmuşları bir araya getirerek inşa ettiği bu “bizlik” mefhumunun karşı konulmaz hafifliği içinde, bir şekilde mutabık kalarak da olsa “türetilmiş” ortak beyan, benim anladığım o dur ki, bir amaç değil,  nihayetlenmiş bir sonuca tekabül eder. Öyleyse diyebiliriz ki, alternatif akımların iddia ettikleriyle, hissetmeyi sevdikleri arasında hakikate dayanmayan koca bir boşluk vardır.

Sonumlanan, ya da devam etmekte olan yüzyıllık başarısız  pratik birikimleri iş, oluş, ya da sonuçları bakımından, mevcut siyasal, kişisel, hiyerarşik tahakküm ilişkilerini, küresel sermayeyi ya da kapitalist düzeni hiç kırmadı, esnetmedi, geriletmedi. Muhakkak bir şeyler değişti diyebiliriz, fakat yeni biçemleriyle yeniden ve başka türlü kendini vâr etmediğini de asla söyleyemeyiz. Öyleyse, bu noktada mevcudu başka halleriyle yeniden ve eninde sonunda bizi belirsiz bir tek tipliğe iten kategorik biraradalıkların, ne kadar heterodoksi olduğu ya da unortodoksiliğin, heterodoksi olup olmadığı da sorgulanmaya gayet açık olmalıdır. Toplum/toplam olmak uğruna birey olmaktan vazgeçen, aynı dili kullanan, aynı şeyleri  üreten, aynı düşünceyi örgütleyen, yeni fakat topyekûn bir aynılık üreten bu mastûrbatif “mutlusuzluğu” diretmekte lüzum görmüyorum.  İdealizmin amaçsız olduğunu söylemiyorum ama, idealleri var etmek için toplaşan mutsuzlardan, sevimli bir sonuç çıkacağına inandığım da söylenemez.  Hiç değilse, daha az mutsuz ve kimliksiz olmak bana daha ideal geliyor.