Dayanışma Hemen Şimdi!

Bugün karşı karşıya olduğumuz şey, görünmeyenle mücadele pratiğidir. Virüs, aramızda dolaşmakta olan hayaletin kendisidir. Hayatlarımıza ilk günden nüfuz etmiş totaliter rejimler, ikili ilişkilerden başlayarak tüm topluma bir salgın şeklinde bulaşan tahakküm ve hegemoni, açıktan ve gizli her türlü egemenlik diktatoryası görünmeyenle süregiden mücadele pratiğimizdir.

Hali hazırda artan nüfusla birlikte denetime tabii tutulmakta zorlanılan kitle hiç olmadığı kadar erk için biyo-iktidarı gerekli kıldı. Size, yakın gelecekte deri altına implant edilmiş yüksek teknolojili mikroçipler yerleştirileceğini ve hepimizin bu işlem için sıraya gireceğini söylesem önce korkar sonra gülersiniz. Ama merak etmeyin gelecekte böyle bir şey olmayacak. Muhtemelen şuan elinizde tuttuğunuz o parlak şey bu cerrahi dertten bizi kurtardı. Parmak izimizi, yüz ve retina taramalarımızı bedensel varlığımızın eşsiz verilerini “güvenlik” gerekçeleriyle paylaştık. Aynı adım başı kurulmuş CCTV ve IP kameraların bizi içimizdeki öcülerden korumak için orada olduğunu sandığımız gibi, aynı bedava kullandığımız bir çok mobil servis ve üründe, asıl ürünün kendimiz olduğu gerçeğini görmezden geldiğimiz gibi. Çünkü kafamızı kuma gömünce kimse bizi görmüyor sandık.

Güvenlik ihtiyaç gibi öyle güzel pazarlandı ki son yirmi yılımız her tarafa kameralar döşeyerek, bekçisiz evlerde oturmayarak ve kıytırık iki tane mesajı saklamak için biyometrik verilerimizi cep telefonlarına yükleyerek geçirdik. İcat edilen güvenlik ihtiyacı ile çepeçevre kuşatılarak sürekli gözetim ve kontrol altında olma haline alıştık. Sürekli kendimizi görüntüleyerek ve diğerlerinin görüntülerini izleyerek yaşamaya, cebimizde taşıdığımız biyometrik okuyucuları havalı birer teknoloji görmeye, her türlü bedensel bilginin depolanması ve merkezileşmesini normalleştiren psikolojik bir evrim geçirdik. Harika bir şekilde biyo-iktidara çalıştık.

Çin ise tam anlamıyla kontrol edilemez nüfusunu, çoktandır kişilerin günlük hayattaki davranışlarını sürekli kayıt altına alıp yapay zeka algoritmaları ile işleyerek, suç gerçekleşmeden vatandaşlarını potansiyel suçlu ilan ederek cezalandırmaya başladı. İnanabiliyor musunuz? bir Çin Bakanı durumu şöyle açıklıyor; “Suçluyu cezalandırmak için suçun gerçekleşmesini bekleyemeyiz, potansiyel suçluları bu sistem ile tespit edebiliyoruz.” Ellerinde o kadar çok biyometrik veri var ki, suçluyu tespit eder edemez tartışması bir kenara dursun, bütün bu toplanmış ve işlenmiş veriler uyguladıkları her türlü devlet politikasına karşı cevap olarak kullanmalarına yetebiliyor çünkü!

İçinde bulunduğumuz kriz şuan için antikapitalist bir lütuf değil, egemenin ta kendisidir!

Malum salgını sosyolojik evrimimize olası etkisi üzerinden konuşacak olursak kendisi kapitalizme inen bir darbeden çok, hali hazırda kitleleri yönetebilmek için sosyal ilişkileri sınırlandıran ve yeniden dizayn etme uğraşında biyometrik veriler üzerinden tüm toplumu kayıt altına alarak iktidarın arzu ettiği denetim ve kontrol mekanizmasını tesis etmesi için gümüş tepside sunulmuş bir lütuftur. Nufüs planlamasından, başta ruh bilimleri dalında uygulanan tedavi prosedürlerine, doğum kontrol yöntemlerinden, çaya kaç şeker atacağımıza kadar ona hiçbir kaçış noktası bırakmayacak şekilde sürekli bir denetim ve kontrol mekanizmasına tabii tutulan birey, bedensel varlığının sürekliliğinin tahahhüdü ve korkutmasıyla biyo-iktidar tarafından bu kez kelimenin tam anlamıyla onu tutsak etme fırsatı yakalamıştır.

Sosyal güvenlik sistemlerinde emekli maaşları çalışanların primleri üzerinden karşılanmaktadır. Gelişmiş sosyal güvenlik sistemlerinde yaklaşık 7 çalışan bir emeklinin maaşlarını kesintileriyle karşılarken, yaşlanan nüfus ve küresel ekonomideki darboğazla beraber artan işsizlik emekli nüfus için kaynak problemi yaratmıştır. Türkiye özelinde ise çok daha vahim bir sosyal güvenlik problemi olduğunu söylememe gerek yok. Böyle bir zamanda ortaya çıkan covid-19 hem ekonomik hem politik olarak tam da kapitalist ahlaksızlığa yakışacak türden bir kriz fırsatıdır üstelik.

Fakat bu kriz aynı zamanda toplum tarafından öz-yönetimin yeniden ele geçirilmesi ve iktidar mekanizmalarını yerle yeksan edebilecek türden de bir kaçış noktamızdır aynı zamanda. Zira kendilerini donattıkları üstün yetkileri, taahhütte bulunulan bazı vazifeler üzerinden kazanmışlardır. Bunların en başında, vatandaşlarına bakmak ve onlara sağlık hizmeti sunmak gelmektedir. Mevcut durum, devletin vatandaşlarının bakımını üstlenmesinin mümkün olmadığını sergiliyor. Öyleyse bu iktidar meşruiyetini sorumluluklarını yerine getirmeyerek kaybetmiştir diyebiliriz.

İçinde bulunduğumuz panik halini derhal terk ederek zihni dalgalanmalara son vermeliyiz.

Bugün, devlet denen iktidar yapıları kendilerini her ne kadar aşkın bir güç gibi ortaya koysalar da, esasen gustav le bon’un dediği gibi “muktedirler her şeyden önce kitlelerin psikolojisine vakıf olmuş iyi birer psikologlardır.” Tarih boyunca yönetimler; kitle psikolojisi üzerinden, kendi kitleleri için en uygun psikolojik çözümlemeyi yapabilenlerse büyük liderler olarak anılmayı başarmıştır.

Bugün devletler aracılığıyla beklediğimiz sokağa çıkma yasağı ve benzeri her türden politika, muktedirleri tanrısal haklarla donatarak meşrulaştırmanın ve kendimizi onların gönüllü kulu olarak tayin etmemiz gibi geri dönülemez, coronadan daha büyük bir felakete sebep olacaktır. Hayal dünyamızda bizi kendi yarattığı öcülerden koruduğu için güçlüymüş gibi gözüken tüzel bir kişiliğin gerçek kötüden bizi koruyacağını düşünmek öğrenilmiş çaresizliğin bir sanrısıdır.

Anlamamız gereken en basit şey, hasta olunca bizi iyileştirenin devletler değil doktorlar olduğudur.

Bugün devletler aracılığıyla beklediğimiz pratikler onları kutsamanın ve bu sanrıyı kuvvetlendirmenin ötesinde, insan yaşamını koruyan ve kutsayan bir noktaya bizi ulaştırmayacaktır. Önümüzde çatala ayrılan bir yol var ve bir daha geri dönmemiz mümkün değil. Ya şimdi, bugüne değin gönüllülük esasıyla elimizle var ettiğimiz biyo-iktidarın kulu, kölesi olacağız ya da hemen şimdi dayanışma ağları örerek, dayanışmayı büyüterek hiç olmadığı kadar birbirimizle ruhen ve bedenen hemhal olmaya çalışacağız.

Dayanışma bizi hayata bağlar, dayanışma tek çaremizdir. Bugün pencerelerden sokaklara, apartman boşluklarından komşularımıza ulaşabildiğimize göre, dayanışma ağları hemen şimdi kurulabilir!

DAYANIŞMA HEMEN ŞİMDİ!

Ezhel sandığımız sebeplerden mi tutuklu? “Yeşil” Sermaye Bunun Neresinde?

“Ezhel’in tutukluluğuyla ilgili çok şey yazılıp çizildi belki de amaç buydu.”

198360

Artık gerçekleşen tutuklama ve alıkoymaların siyasi olup olmadığını tartışma faslında olduğumuzu sanmıyorum. Bu yüzden rap müzisyeni Ezhel’in tutukluluğunun siyasi olmadığını düşünmek de farazidir. Öncelikle bunu bilmek ve kabul etmek gerekiyor. Zaten bu konuda bir toplumsal mutabakat da söz konusu.

Esas soru ise Ezhel’in neden politik bir tutuklu olduğu

İktidar, hedef kitlesi 15-20 yaş aralığındaki seçmen olarak dahi adlandırılamayacak, üstelik iktidarda kaldığı süre göz önünde bulundurulursa kendi doğurup büyütüp son şeklini verdiği bir nesli, marketten çalsak sosis ve salam diyen bir rap müzisyeni  sanki onları büyüleyerek birden 16 yıllık toplum mühendisliği yok olacakmış endişesiyle de Ezhel’i tutuklamadı pek tabii. Samanlıkta iğne arar gibi, Ezhel’in şarkılarında anarşizan, anti-otoriteryan nüveler aramak ve muhalefet karşıtlarının sesiymiş gibi cilalamak tam bir popüler kültürün yarattığı ikondan aynı uzamda faydalanma çalışmasının bir neticesidir. Oysa sunroof’lu BMW’nin üzerinde amerikan tipi  bir MTV gençliğini canlandıran  bu figüratif ikon ancak  rap müziğin kendi doğasına içkin sistem karşıtı söz üretmenin çıktısından ibarettir. “Ne güzel sistem harika bir iktidar” tandanslı bir rap müziği tahayyül edilemez. “Kafam taşşak gibi” diyerek başlayan bir şarkının sonunda ise gezi ölümsüzlerinin yer aldığı bir kaşkol ile klibini bitirmesi ise tartışmaya ve eleştirilmeyeyse son derece açıktır. Böyle bir klip ve söz bütünlüğünde son derece uygunsuz bulduğumu  söylemeliyim.  Tabii bu başka bir konu.

Hint Keneviri ya da Yeşil Hazine

Yeşil Hazine

2018’in Ocak ayının 20. günü Aydın Üniversitesi’nde Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı paydaşlığında Edirne Valisi’nin ve İslamcı kimliğiyle hepimizin tanıdığı Gazeteci-Yazar Abdurrahman Dilipak ve havuz medyasından gazeteci Yalçın Bayer’in de katıldığı “Sanayi Keneviri Forumu”yla aynı gün 20 Ocak 2018’de Abdurrahman Dilipak köşesinden bu başlıkla seslenmişti. Sabah katıldığı bir forum hakkında, forumda konuşulan hiçbir şeyden bahsetmeden forumun başlığı hakkında böyle hassas bir konu özelinde iki tam sayfa yazıyı köşesinde paylaşması  galiz bir şekilde hazır bir metin olduğunu gösteriyordu. Üstelik Dilipak köşesinde  bir kıyas olarak şeker ve yapıştırıcıları kullanıyor ve şöyle diyordu; “Yani, demem o ki, madem solventi yasaklamıyorsunuz, o zaman keneviri niye yasaklıyorsunuz. Bıçağın da kötü kullanımı tehlikelidir. Ama bıçağı yasaklamıyoruz. Hint kenevirini niye yasaklıyoruz o zaman.” Aynı yazısında haklı ve yerinde kenevir güzellemeleriyle esrarı bize anlatıyor, kenevir yasağını; “ilaç firmaları, gıda firmaları, enerji firmaları da var, yasak lobisi olarak. Rothschildler de var, Dupont da, Rockefeller de..” ile AKP seçmeninin tetiklenmeyi sevdiği bir unsur olarak “dış güçleri” araya sıkıştırıyor ve yazısını “Bu arada, bize kenevir tarımını yasaklatan ABD’yi niye mahkemeye vermiyoruz. Yıllardır, on milyarlarca dolar kaybettik ve dışarıya fatura ödedik, çevreye zarar verdik. ABD’nin bunu tazmin etmesi gerekmez mi?! Diyerek “Selam ve Dua ile” bitiriyordu.

Abdurrahman Dilipak’ın yazısında bahsettiği AKİT TV’de ki programında ise Kenevir’in sigaradan biyolojik olarak daha az zararlı olduğunu ve yazısında değindiklerinin etraflıcasını Dr. Yalçın Koçak ile “Derin Gerçekler” de konuşuyordu söz konusu programı şuradan izleyebilirsiniz.

Derin Gerçekler: https://www.youtube.com/watch?v=B1UGCOCjsGE

Kenevire Sahip Çıkmak

Üni-

Yalçın Bayer, katıldığı bu forumdan 24 Ocak’ta ki köşe yazısında bahsetmiş, “Yeşil hazine’ye üniversiteler sahip çıkmaya başladı: Kenevir için uyanıyoruz” başlığını atmıştı. Dilipak’tan farklı olarak forumda gerçekleşen konuşmalardan ve forumdaki başlıklardan da söz etmiş, esas vurguyu ABD’nin bizi yasaklaması ve kenevirin Osmanlı Tıbbı’ndaki yerine yapmıştı.

Kenevir Neden Kabullenilmiyor?

Yalçın Bayer daha sonra 23 Mart 2018’de “Kenevir Neden Kabullenilmiyor” diye bir yazı daha yazmış,

Kenevir Neden Kabullenilmiyor

3 Mayıs 2018’de  “Birçok ülkenin ‘kenevir gemisi’ demir almış gidiyor: Keneviri bilmeyen ve tanımayan kalmasın” başlığıyla bir yazı DAHA yayımlıyordu.

Yalçın Bayer 3 Mayıs 2018’de yayımlanan yazısında Aydın Üniversitesi’nde, sonra Kastamonu ve şimdi de 19 Mayıs Üniversitesi’nde yapılan çalışmaları yerinde izlediğimizden, yapılan araştırma ve çalışmalarda herhangi bir sıkıntının olmadığı, geçmişten gelen mevzuat dolayısıyla çalışmaların uygulamaya aktarılmasında ve sanayici ile buluşturulmasında sıkıntılar olduğu ortaya çıkıyor.“ diyordu.

Milli ve Yerli Kenevir

Bayer’in bu yazısının çıktığı tarihte halen gerçekleşmekte olan  “Endüstriyel Kenevir Gerçeği” konulu panelde ise OMÜ Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Aytaç: “Üç yıl içinde Türkiye’nin milli kenevir tohumu çeşidini çıkaracağız. Bunu çıkardığımız zaman olayın narkotik boyutunu değil, faydaları boyutunu konuşacağız” diyordu. Haber başka bir havuz gazetesinde ise “Milli ve Yerli Kenevir” başlığıyla yer almıştı.

milli kenevir

Ekonomik Silah Kenevir

Mayıs Ayında AKP 1. Bölgeden aday adayı olan Yunus Ekşi ise 2 Nisan 2018 tarihli yazısında kenevir’den “ekonomik bir silah” olarak bahsediyordu.

ekonomik silah

Aynı yazısında Dr. Yalçın Koçak’a da atıfta bulunuyor, “Dr. Yalçın KOÇAK, kenevir konusunda yaptığı çalışmalarla halkı bilgilendirmenin yanında,  karar odaklarındaki yöneticilerimize de,  milli menfaatlerimize yönelik proje ve öneriler sunmakta. KOÇAK’IN da  ön ayak olduğu bu çalışmalardan sonra, Kenevir üretimi, Türkiye’nin 19 ilinde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’ndan izin alınması ve denetimi  koşuluyla üretilebilecek.” diyordu.

Kendir Ekimi Köye Dönüş Projesidir

Kastamonu Ticaret Odası’nda gerçekleşen panelde ise Dr. Yalçın Koçak  “bir çok alanda büyük ekonomik fayda sağlayabileceğini örneklerle anlatan Dr. Koçak, “Kendir ekimi, köye dönüş projesidir” değerlendirmesinde” bulunuyordu. Aynı panelde ise eski Kastamonu milletvekili AKP’li Mehmet Yıldırım bizlere örnek teşkil ediyordu.

milletvekili

Moderatör Dr. Yalçın Koçak

İstanbul Aydın Üniversitesi’nde ki forumda, Kastamonu Ticaret Odasında, Samsun OMÜ’de moderatörlük yapan Dr. Yalçın Koçak kim diye insan merak ediyor tabii. Kişisel sitesinden ulaşılabilen biyografisinden kendisinin ANAP’dan Eski Sakarya Milletvekili olduğunu da öğreniyoruz. (Sağdaki beyefendi)

saraybosna-donusu

“Siyasi düşünce dünyamız dedemden gelen demokratlık Babadan gelen AP’lık ve sonra Amcamdan miras CKMP doğrultularında gelişti.

“Rahmetli ÖZAL’la aynı başkanlık divanında çalıştım. Kahveci Rahmetli ekürimdi. Çok zor işleri başardık altından kalktık. Genel Başkanımızı, kimliklerimiz pahasına Cumhurbaşkanlığına çıkardık. Mirasımızı kimler yiyor; işte ortada, hem de inkâr edenlerimiz.

“2001 yılında Korkut Hoca yapamadığı işi iade yerine, Cüneyt Zapsu üzerinden Tayyip Bey’e kaydırma yoluna tenezzül edince yeter… dedik. Aday olduk, kongreyi aldık, yine borç ödedik, sesledik süsledik, DP’ye bu sefer de Melih GÖKÇEK tebelleş oldu.”

Kadim Bir Sektör

KATSO’da gerçekleşen panel ve onun getirdiği rüzgar tabii yerel gazetelerde de kendine yer bulmuştu, panelin gerçekleştiği tarihte Ilgaz Yüceler yerel bir haber sitesinde havuz medyasıyla aynı şeyleri söylüyor ve “Cumhuriyetle birlikte bu tarımı yapan köylü daha da kazansın diye Kendir Fabrikası açılmış 1940’ların ortasında. Ardından buna bağlı olarak SEKA Kağıt fabrikası açılır ki ülkenin sigara kağıdı ihtiyacı buradan sağlanır.” diyordu.

seka 17 nisan 2018

SEKA KAĞIT

Seka Kağıt kulağıma hiç yabancı gelmiyor nedense.

OCB

OCB olarak bilinen yaprak sigara(!) kağıtları yerli ve milli  sermayeye dahil olmuş olsa gerek. Ufak bir isim farkıyla “TEKA KAĞIT SAN. VE TİC. A.Ş.” ye bir yanda kenevirden rap müzisyeni gencecik bir çocuk tutuklanırken öte yandan kırk yıllık OCB nasıl yerli üretici buluyordu doğrusu insan merak ediyor, kim böyle bir yatırım yapar ki?

Merak edip inceleyince yatırımın aslında daha evvel yapıldığını görüyoruz 17 Kasım 2016 tarihli ticaret sicil gazetesinde tescil ve ilan olunan “TEKA Kağıt Sanayi ve Tic. A.Ş” bir anonim şirket için oldukça cüzi gözüken 100.000,00 TL sermaye ile kurulmuş olup 25.000,00 TL hissesi Selçuk Erdoğan’a 70.000,00  TL’ye tekabül eden hissesi Merve Erdoğan’a ve 5.000 TL’ye tekabül eden hissesinin ise Gökhan Ersöz isimli yatırımcılara ait olduğunu görüyoruz.

kuruluş gazetesi

Türk Ticaret Kanunu taciri zeki kişilik olarak tanımlar. Eğer bir yatırım yapacaksanız en azından bir SWOT analizi yapmalısınızdır. (SWOT Analizi, bir projede ya da bir ticari girişimde kurumun, tekniğin, sürecin, durumun veya kişinin güçlü ve zayıf yönlerini belirlemekte, iç ve dış çevreden kaynaklanan fırsat ve tehditleri saptamak için kullanılan stratejik bir tekniktir.) Şayet girdiğiniz sektör yaprak sigara kağıdı ise, teşebbüste bulunduğunuz dönemde bu konuda bir gelişme fırsat, ya da mantıklı bir sebep olmalıdır. Peki 100.000,00 TL gibi gerçekten cüzi bir sermaye ile Kasım 2016’da “yaprak sigara kağıdı” işine girildiğinde tütün ve tütün mamülü piyasalarında nasıl bir gelişme yaşanıyordu? Hafızalarımızı tazeleyelim,

Kenevir yasallaştı

Tabii yasallaşan Endüstriyel Kenevir Üretimi, yani sakın yanlış anlaşılmasın. Acaba yatırımcılarda doğru anlamış mıdır?

Yatırımcılar demişken bana içlerinden “YALNIZCA” Gökhan Ersöz ismi tanıdık geliyor. Sanki bir yerlerde okumuş olmalıyım ismini. Şöyle bir hafızamı tarıyorum ve internet sağ olsun, kendisinin “Sigara Harici Tütün Mamülleri Üreticileri Derneği”  başkanı olduğunu görüyorum.

Gökhan Ersöz Dünya

Kendisi 27 Temmuz 2017’de çıkan Dünya Gazetesi’ndeki yazısında yeni bir tütün politikasının kaçınılmaz olduğuna değinmiş ayrıca  hedefleri olan bir yatırımcı olduğunu da söylemeden geçmeyelim.

Gökhan Ersöz Akşam

TEKA Kağıt San. Tic. A.Ş. aynı zamanda TÜTÜN VE ALKOL DAİRESİ BAŞKANLIĞI tarafından Yaprak Sigara Kağıdı Üretimi ve Faaliyet Uygunluğu Belgesi Alan dört (4) firmadan birisi.

izin

Kaynak: http://www.tapdk.gov.tr/tr/piyasa-duzenlemeleri/tutun-mamulleri-piyasasi/yaprak-sigara-kagidi-uretim-ve-faaliyet-uygunluk-belgesi-alan-firmalar.aspx

Firmalardan birisi ticaret odasından resen tescil edilmiş olup, haklarında dişe dokunur pek bir bilgiye ulaşmak mümkün değil.

TEKA Kağıt Sanayi ve Ticaret A.Ş ye odaklanırsak, o cephede işler ışık hızında büyümüş gözüküyor. 2016 yılında 100.000,00 TL sermaye ile kurulan TEKA, 29.12.2017 tarihinde tescil edilerek 5 Ocak 2018 tarihli ticaret gazetesinde sermayesini 2.500.000,000 (İki Buçuk Milyon Türk lirası)’na arttırıyor. Yeni hisse dağılımında ise 1.750.000,00 TL’si Merve Erdoğan, 625.000,00 TL’si Selçuk Erdoğan ve 125.000,00 TL’ye tekabül eden kısmı Gökhan Ersöz isimli yatırımcılara pay ediliyor. Daha detaylı bilgi yok. İki yıl içerisinde sermayesini 2.500.000.00 TL’ye artıran TEKA KAĞIT‘ın bir internet sayfası yapılmamış.

teka sermaye artırımı

Keneviri Bilmeyen ve Tanımayan Kalmasın

Yalçın Bayer 2018 Ocak ayından beri bize anlattığı Kenevir’le ilgili yoğun paylaşımlarını 3 Mayıs 2018’de “Keneviri Bilmeyen ve Tanımayan Kalmasın” diyerek taçlandırıyordu.

Ekran Alıntısı

Aynı yazısında ilginç bir anekdotunu da paylaşıyordu bizimle, “Panelde İstanbul Aydın Üniversitesi’nin programladığı robot, misafirlere “Hoş geldiniz” diyerek ‘yeşil hazine kenevir’in özelliklerini sık sık anlattı. Bize de “Yalçın, iyi bir kendir yazısı yaz” talimatını verdi. Halk arasında masum bitkiye kendir, masum olmayana ise ‘kenevir’ derlermiş.” diyerek bitiriyordu yazısını. Evet, masum bitkiye kendir, masum olmayana ise kenevir derlermiş dediği yazısının başlığının  “Keneviri Bilmeyen ve Tanımayan Kalmasın” olması da “tuhaf” doğrusu.

bk2

Sonrasını biliyorsunuz zaten, bu yazıdan bir kaç hafta sonra 25 Mayıs 2018’de Ezhel tutuklandı. 10 aydır yayında olan 30 milyon kez dinlenilen bir şarkısı yüzünden. Sanki ülkede şarkı sözlerinde kenevirden bahseden tek müzisyen oymuş gibi tam 10 ay sonra. Bütün bu panellerden, programlardan, sunumlardan sonra.

Esas Soru: Ezhel neden tutuklu?

Ezhel anket yaparak öğrenemeyeceğiniz bir sorunun cevabı. Ezhel yüzde 50’si 30 yaşın altında olan bir nüfusun, sosyal medyayı, interneti ve dolayısıyla feedback’i en hızlı alabileceğiniz kitlenin tanıdığı, bildiği, hakkında bir şeyler söyleyeceği güruhun bir parçası. İkon, pop kültür.

Ülkede hint kenevirinin yasallaşıp yasallaşmaması gerektiğini anket yapıp öğrenemezsiniz. Ezhel bu yüzden politik bir tutukludur. Ezhel, aylardır havuz medyasının tonlarca yazı yazdığı program hazırladığı, panel düzenlediği, üniversitelerde, ticaret odalarında sunumlarının yapıldığı toplumun kenevire olan tepkisinin ölçülmeye çalışıldığı, nabız ölçümü için atılan binlerce vuruşun sunmadığı bir imkanı sunmuştur çünkü iktidara. Şarkısı yayınlanıp üzerinden 10 ay geçtikten sonra, onlarca konserde binlerce insanla şarkılarını avaz avaz bağırdıktan sonra ve bir savcı tarafından dahi değil, “BİMER’e yapılan bir şikayet üzerine” tutuklanmıştır. Ulusal ve Uluslararası kamuoyu yaratıldıktan sonra da muhtemelen bırakılacaktır. Basit bir sorunun cevabı olarak şimdilik tutuklu.

BONUS :

Ezhel’in avukatından açıklama: Anlaşılan o ki hâkim bile okumadan imzaladı

bonss

Taze çıktı: Banu Berberoğlu

Bilmem belki karşılaşmışsınızdır, youtube’da Banu Berberoğlu isimli yeni bir fenomen var. Sevgilisi Mehmet ile birlikte yaşadıkları Trabzon’da kendilerini tanımamıza vesile olan alan sağlayıcı youtube üzerinden kanallarını “kelimenin tam anlamıyla” gündelik hayat videoları çekerek dolduruyorlar. Instagram, ve sair internetin en aldatı dolu ve sözüm ona masalsı-büyülü dünyasında sıradan hayat akışlarını çıplak bir gerçeklikle paylaşıyorlar. Banu’nun ve Mehmet’in son derece naif ve nazenin kişilikleri bir kenara dursun, bu en alacalı mecrada bu denli ilgi çekmiş olmalarında ise tuhaf detaylar var.

Bir yazarın yerinde bir tespiti vardır, “başkalarının hayatını o kadar merak ediyorsanız roman okuyun.” der. Sahi, romanlar bize ne verir? Romanlar, yazarın kurgu dolu ya da kurgu perdesine gizlediği başka hayatların bir tezahürü, bir çeşit başka özne ve kimliklerin yansıtıldığı tepe-göz vazifesi görür hayatımızda. Kurgu; başka yaşantıların yazarın ağzından gözetlenmesini, gözetleyici yani okuyucu tarafındansa başka hayatların iz sürücülüğünü etik bir zemine oturtmak için gereken gizil-sihirli kavramdır. Sözüm ona bir romanda detaylarıyla ortaya serilen ve paydaşı olduğumuz bir hikâye, kişi, özne ya da ilişki yazar kişinin ampirik bir anlatısı olarak kabul edilemeyeceği fakat görgül deneyimlerinden beslenmediği de asla yadsınamayacağı için   -gerçekte nasıl olduğu bilinemez- bu zorlu düğüm edebiyata içkin kavramlarla gevşetilerek bize ulaşır. Bu yüzden roman okuyan kimseye “komşusunu gözetliyormuş” gibi yaklaşılmaz. Roman, gözlemcinin ve başka gözetçilerin gözlemlerinin hikâye formuna bürülerek sunulduğu meşru bir zemindir.

Roman türünde bir gözlem ilişkisini patolojik bir vaka olmaktan kurtaransa, kaynakça olarak kanıt niteliği taşıyan bir imajdan ziyade gözetleyenin hayal gücüne kendini terk etmesidir. Böylelikle “etik” sorunu toplumsal bir problem olmaktan çıkar ve okuyucu/izleyicinin kendisini patolojik bir vaka olarak görmesine engel olur.

Başka hayatların gözlemini gerçekleştirmek yani izler-kitlenin bir parçası olmak ne demektir? Buna neden ihtiyaç duyarız? Bu soruya bir davranış bilimcinin, bir sosyoloğun, bir antropoloğun, bir ruh bilimcinin, bir endüstri mühendisinin verebileceği ve hepsini kabul edebileceğimiz birbirinden farklı, kesişen/örtüşen, benzeşen/benzeşmeyen yüzlerce cevap bulunabilir. Fakat bir bilgi yorumlayıcısı ya da inceleyici olarak değil de, izleyici(viewer) perspektifinden yorumlarsak temel güdümüzün merak ihtiyacımızı karşılamak, merak ettiklerimizle “bağlantıda olmak” ve “kıyas” yapabilmek güdüleri olduğunu da yalınca ifade edebiliriz.

Ben Banu’nun belirgin bir saikle hareket ettiğini düşünmüyorum. Hatta Banu’nun kendisinin de ne yaptığına dair bir fikrinin olduğunu sanmıyorum. Günlük tutmanın milenyum versiyonu olan vlog, içeriğini kullanıcılarının oluşturduğu alan sağlayıcıların hayatımıza geri dönülemez şekilde entegre olmasıyla birlikte metamorfoza, yani başkalaşıma uğrayarak Banu gibi ünlülük fantezisine bir ucundan tutulmuş amorf fenomenler yarattı.

Her yeni fenomen vakasından sonra aktive olan, hareket izleği belli şematik muhakeme sistemi bir grup yanlısıyla onu kutsayıp yüceltirken, geri kalan müdahilleri onu alaşağı etme gayretinden uzak durmadı. Dolayısıyla her iki yanında bir şekliyle tüketime dönüştürdüğü Banu ise bu vasıtayla bilinirliğini ve konuşulurluğunu pik yapmakla kalmayıp, sponsorluk ve işbirliği teklifleri (kabul) etmeye başladı.

Banu’nun servis ettiği ve milyon kez izlenilen videolar ise,  yapmacık/şımarık jet sosyete bozuntusu ya da özentisi şov dünyasından parsa koparmaya çalışan ana-akım eğilimleri ters yüz ederek negatif kabiliyetin ön görülemez şöhretini de beraberinde getirdi. Bu şöhreti yaratanın toplumun her yeni iktidar ile yeniden modellendiği, sosyal medyanın realistik olduğu için izlediğini sandığı, mevcut iktidarın ise uzun süredir üzerinde çalıştığı tipolojinin kristalize olmuş bir formu olarak bir dizi kesişmenin yarattığını söyleyebiliriz.

Hiçbir özel yetenek ya da seyir zevki sunmayan, ucuzlukçu marketlerden alınmış abur cuburların, halk pazarı alışverişinden dönen havuçların tanıtıldığı ve alım-gücünün öğrenilmiş çaresizliğiyle barışık bir hayatta domestik mutluluklarla yetinmenin görüngesi oluveren Banu, içinden geçmekte olduğumuz sosyolojik şekillendirmeyi vecdinde nasıl normalize ettiğini pek tabii bilmiyor. Bu “bilmeme” hali,  tezahürü olduğu sosyal portreyle öylesine uyum içerisinde ki kendi tragedyasının protagonisti olarak hikâyesini ileriye taşırken, zaman zaman yardımına başvurduğu sevgilisi Mehmet’e biçtiği deuteragonist rolü ile de dramasına çeşitlilik katıyor. Bütün bunları ise yalnızca bilinç akışı tekniğiyle, farkında olmadan, bilmeden yapıyor.

Banu hikayesini tam da hızlı tüketim toplumunun talep ettiği gibi, youtube’da yazıyor, instagram’da story olarak paylaşıyor.  Banu’nun hikayesi uzadıkça, yarısı okunup bırakılmış bir romana dönüşüyor. Zira şimdilik 136 perdeden oluşan bu hikayenin ne yazık ki mutlu sonla bitmeyeceğini okuyucu biliyor…

#noß 4

Her insanın amacı, evrenin kozmik sırlarını keşfetmek, devletler arası siyasi ilişkileri çözümlemek ya da kutuplarda eriyen buzul parçalarına bir son vermek değil. Bu dünyaya bir misyon doğrultusunda, evvel nesillerin bıraktığı ahlaki, kültürel, politik pislikleri temizlemek ya da gelecek nesle güzel bir miras bırakmak için de gönderilmedik. Kendimize böyle görevler atayarak, yaşamı aklın cihetine bağlamayı, varlığımıza anlamlar yüklemenin gereğini anlayabiliyorum.

Kimilerinin yıldızları seyredip sevişerek, müzikler dinleyip söylerek, rutin işlerini bozmadan ya da işkolikleşerek, yazarak, çizerek hatta üzerine konduğu imkanlarını tüketerek geçirdikleri bir ömrünse anlamsız, boşa geçen, hafif bir ömür olduğu gibi bir takım entelektüel yaftalamalarınaysa katlanamıyorum. Bunun en galiz örneklerini etrafımızdaki politik hareketlerde, okuduğumuz okullarda, akademi camiasında hemen her gün görmek mümkün. Kendini pek beğenen bu eşrafın kimlik problemleri, kibir, böbür ve kaşe derdinden, hegemonik, sistematik şebekeler içerisinde konum alabilmek adına her kelamlarına düşen samimiyet ve içten pazarlıkçılık gölgesiyse aşılamaz problemleri olarak mıhlanmış vaziyette.

Aydın sınıfın tasavvur ettiği insan modeli hedonizmden uzak, çilekeş ve vakur bir yolculuğu çiziyor. Bu yola girenlerin ayaklarından çoraplarını çıkartması, instagram’da canı sıkıldıkça fotoğraf paylaşması, acıktığında iki lahmaç yanında bi büyük ayran patlatmaları yasak. Aydın sınıf korunması gereken bir prestij, yükseltmeleri gereken bir imtiyazla piyasaya sürülüyorlar. Tuhaf bir sanal gerçeklik içerisindeki benlik ve ruhlarını ve bazen meydanlarda kendilerini görebilirsiniz.

Kant’a göre düşünürsek, akli bir varlık olmayan doğa ve onun içinde akli birer varlık olan insanın yarattığı antagonizmalardaki çatışmaların gelecekteki insan için tarihin ilerletici gücü olduğunu unutmamak gerekiyor. Tarih sahnesinde hangi çatışmalardan ne doğar bilinmez ama, birbirinin etkisi düşüren iki sınıf haline gelmenin hem birey olarak bizim, hem de soy olarak insanın hiçbir faydasına dokunmayacağını anlamak sanırım zor değil.

Yelkenliler Geçmiyor Uzaktan

Bana biraz da dayanma gücü veren şey, kendimi; biteviye zorlukla özenerek kurgulanmış ve fakat hep bir yerlere bağlanmayı sürdüren dünya klasiklerinden bir romanın parçasıymış gibi hissetmeye çalışmam sanırım. Gerçekten böyle hissetmeye çalışıyorum.

Yoksa, sanki yeni bir gün gibi değilmiş de, hiç bitmeyen upuzun bir güne sığmış ömür gibi soluk geçen şu mevsim, her gün karşılaştığımız şu onlarca aynı surat, artık bakışlarımıza işlemiş korku ve endişe krizleri, yalnız bir gün bütün bunlardan ilahi bir dokunuşla kurtulmaktan başka çaremiz yokmuşca üstümüze çöken, hayatlarımızı ve ruhlarımızı saran bu düşünceyle yaşamak mümkün değil.

İnsan kendisini bir şeylere bağlamak istiyor. Aklın cihetine, aşkın büyüsüne, yaratanın yüceliğine. Yaşayan ben olsaydım, yaşayamam dediği hayatın kendisine. Öyle bir bağlılık.

Okuyucunun, okuduğu romandaki karakterle kurduğu ilişkiyi bilirsiniz; onun için üzüldükleri, bazen ağladıkları, bazen onlar adına duydukları hicap ve sevinçle içlerinin nasıl dolduklarını. Bazen okuyucunun, sanki yazgısı bitmiş bir hikayenin seyrini değiştirebilecekmiş gibi; bazense sadece meraktan; zihinlerinde onlar için başka kurgular yarattığı, gerçeğin aslından nasıl bağımsızlaştırdıkları görülmüş şeydir.

Karakterleri özgür kılan yeni kurguların yaratılışı öyle huzurlu küçük kaçamaklardır ki, yazgının üzerine çöken kasvet bulutlarından görünmez bir el onları çeker ve kurtarır; onlar artık hikayelerine yeniden bağlandıklarında başka bir kurgunun da mümkün olması, hem hikayenin devam eden seyri açısından okuyucuyu, hem de umut takiyye edilen karakter için yeni sayfalar çözülen bir düğüme doğru çevrilir.

Bana biraz da dayanma gücü veren şey, işte; kendimle kurduğum ilişkiyi canlı tutan, deneysel bir hikayenin parçasıymışım gibi iyi betimlenmiş bir hikayenin karakteriyle kendimi içselleştirmek; Ve ona bir okuyucu merhametiyle yaklaşarak, henüz çevrilmemiş sayfalarda başka kurguların mümkün olduğunu ispat etmek.

Yaşamın; ancak böyle yeni kurgular yaratarak ve adına yaşanabilecek mümkünleri hafıza da diri tutarak katlanılır bir çaba olduğu inancındayım.

noß #2

İnsan ertesi güne her gün yapmakta olduğu işlerini tekrar edeceğini bilerek, geleneksel bir ayin gibi samimiyetsiz karşılaşmalarına iyi olduğunu belirterek, kendi aldatısını yaşam biçiminden sıyırmadan gerçeğini bulamıyor. Belki sırf bu yüzden, adı konmamış bir şekilde, bir gün kimseye bir şey söylemeden kabuğuma çekilip, çok uzun süre orada gizlenmek ve yalnızca yıllar yılı duman olmuş kafamı toparlayıp kendimi, kendime getirecek esaslı cümleler kurmak istiyordum. Bu belirsiz süre belki sadece amacı belli bir uğrağa doğru hareket etmemle beraber sanki yıllardır gerçekleştirilmeyi bekleyen kısacık bir inayetle birlikte son bulacak, belki de çok günler boyu düşüncelerimi doğdukları yere doğru gerisin geri takip etmemi gerektirecek uzun bir zaman dilimimi alacaktı ~gerçekten bilemiyordum.

Fakat bunun kendimle kuracağım onmacı ilişkinin ta kendisi olacağına inancım tamdı. Geçmiş zamanlarda müterreddit defalar hakikaten ortadan kaybolabilmek üzere iz kalmayan uzaklaşma planlarını, gizleneceğim, kendime kapanacağım, kopup kopup yeniden bağlanacağım bir tür ritüeli gerçekleştirmeyi ciddiyetle tasarladığım anlar oldu. Fakat bunun daha mümkün olan halini ~başka bir aldatmacayla; kendimi kalabalıkta kayberedek de mümkün olacağını zannetmiştim. İnsanın cerahatini kendi tahlil ettiği böyle vakalara bile göre geçersiz alternatifler üretmesi, ne yazık ki sonuna değin ertelenmiş bir felaketin kaçınılmaz gerçeğiyle geri dönüyor kendisine. [uçan bir uçurtmanın uçmasına şaşırmak gibi.]

Beni böyle bir dolambaçlı yola alıkoyan ise zihnimle, benim arasında kurmam gereken bu illiyet bağı için yaratacağım zamansal ve mekansal bağımsızlığın birileri için kaygı ve endişe verici olabileceği korkusu idi… Gerçekten de, insan bazen öyle tatlı bir inançla aldatıyor ki kendini, sanki zaman geçecek ve bir vakit yeniden geldiğinde başka bir kaçışın imkanlarını mümkün kılabilecekmiş gibi. İşte bir umut denen, zarları pervasızca salllamanın dayanılmaz hafifliği böyle bir düşük ihtimalli kaçışa ~yani yine bir kaçışa~ ahmak bir iştahla bağlanıyor olmaktan olmalı.

Oysa asıl kaygı verici şey, birbirimizin gözünün içine baka baka nasıl yavaşça ölüyor olduğumuzu göremiyor oluşumuzdu. Birbirimizi garip bir düzen içinde birbiriyle konuşulmamış bir tertiple bağlıyor, sınırları belirli bir alan içine kendimizi hapsediyorduk. Bunun apaçık bir sebebi vardı; bir gün adı konmamış bu düzeni ihlal edenin, topyekün bir çığırdan çıkışı tetikleyeceğini biliyorduk. İşte bu yüzden, hepimizin içinde vâr olan çekip gitme ~düzenin tümden terkedilişi arzusunun biri tarafınca hakikate döndürülmesi, en iyi ihtimalle varoluşsal bir buhran gibi adledilmekten öteye gidemeyecek, ihya edilmek üzere kolektif aklın empatiyle kurduğu senaryolarıyla, yani empati kuranın en yatkın olduğu korkularıyla ehilleştirilecekti.. Zira, adına endişe duyduklarımızın kendimize ifade etmekten korktuğumuz endişelerimiz olduğunu görebilecek cesarete de, bununla yüzleşmenin “gerektirdiği” imkanlara da sahip değildik…

Bizim en büyük endişemiz böyle bir örneğin hakikat sathında kendimizi bulmaktansa, onu toplumun yabaniliğiyle terbiye ederek, bilinirliğin korunaklılığını sürdürülülebilir kılıyor olup olmadığımızdı… İşte bu yüzden ben hala burada, olduğum yerdeyim… Şimdilik, şimdiye değin…

noß #1

Yaşamın karanlık dehlizlerinden çıkış yolunu kendilikleriyle keşfetmemiş, fakat kendi serin hikayelerini ziyadesiyle dramatikleştirerek, bunu bilgece bir öğreni gibi kullanmaya her fırsatta meyleden insanların yarattığı hafif rüzgar beni buz kesiyor. Oysa ki bu keskin kanaate varmak da, anlatıcının hikayesinin ne kadar şişirilmiş bir dramdan ibaret olduğunu bir çırpıda görebilmek de oldukça basit. Zira, gerçek hikayeleri sahiplerinden dinleyemezsin. Onlar artık ne hikayesini yeniden çağıracak tecrübededirler, ne de hikayelerini didaktikleştirecek bir felsefesizliğe sahiptirler. Gerçek bir hikayenin sahipleri, artık kendi hikayeleriyle hemhâl olmuş ve bir kitap gibi okunabilenlerdir yalnızca. Anlatabildiğin hikaye, senin “hikayen” değildir.

Talihsiz bir vakadır insan

Delicesine bağlanmak istiyorlar. Delicesine aşık olmak, delicesine sahip olmak hatta bazen delicesine ait bile olmak. Ani bir bakışla tutkulularmış, mesele sahibiymiş gözüken onların, kendini rüzgarın boşluğuna bırakmış bir kuş gibi oradan oraya nasıl amansızca savrulduklarını, içlerini kavuran derûn sancılarını büyük bir ustalıkla nasıl gizlemeye çalıştıklarını görüyorum. Oysa, yeni bir kurgunun mümkün olması ihtimal olsun; azaplarını dindirecek en ufak bir başka karşılaşmada, meselelerinin bir anda nasıl değiştiğini, bunca zaman uçuşup durdukları virtüel ger(ek)çekliklerinden tiksinerek ve yavaş yavaş nasıl sıvışmaya çalıştıklarını görüyorum. Üstelik bunu görmek için bir çabaya gerek yok. Kafamızı usulca kaldırıp şöyle bir etrafımıza bakmamız yeterli. Çepeçevre kuşatılmış durumdayız. Çepeçevre tehdit altında, birilerinin duygusal boşluklarını yalıtmak için kullanılmaya amade durumdayız. Orada öylece duruyor olmak yeterli. Birden size aşık olabilirler, birden sizinle bir meselenin ortağı olmak isteyebilirler. Birden etrafınızı kuşattıkları yetmezmiş gibi, hayatınızı da kuşatabilirler.

Böylelerine karşı uyanık olmak çare etmez. Sizi teslim almak için tüm hayat tecrübelerine inandırırlar. Kimisininse yaşam örüntüsünün içinde yalnızca hayaller kurmağa, ve yalnızca kurmakta olduğu hayalleri gerçeğe biraz daha yakın hissetmek için karakterlendirmeye gereksinimi vardır. Ne demek istediğimi az çok anlıyorsanız, en talihsiz olanın bir gün o karakterlerden birisinin kendimiz olduğunu farketmemiz olacağını da anlayacaksınızdır. Fakat yine de çoğu kez, bir başkasının hayalleri içerisinde var olmaktan büyük bir hoşnutluk duyarız. Birbirimizle, birbirimize dair hayal kurmanın nasıl sınırlayıcı, nasıl belirleyici ve nasıl karar verici olduğunu görmeliyiz. Bir şekilde tatmin olmayan hayallerin hınca hınç yaratacağı tahribattan korkmak, henüz yolun başında bundan sakınmak gerekir…

Greyzer

“Senin bedeninin güzellikler ve acılarla yoğrulmuşluğu ve kuşkusuz güzellikler ve acılarla yoğrulmuş bedenimin birbiriyle girdiği temas ve bir yapboz gibi birbirine denk düşüşü… Hissetmeyi özlediğim duyguları hatırlatıyor bana. Yalnız şehvet, yalnız arzudan öte. Bunu kelimelere nasıl dökebileceğimi bilebilseydim, yazılmış en dramatik hikayenin sahibi olurdum mutlaka. Bir çiçeğin yaprakların arasında uç vermesi gibi, nece naciz nece muhteşem bir varoluşun, yeni bir kimyanın, yeni bir kimliğin yeniden tanımlanışını hayretler içerisinde duyumsuyorum.

Sert ve kemikli ellerimin üzerinde dolanışı, ipek bir kravatı düğümünden boğazıma çekip hafifçe kendimi boğuşum gibi ben de garip duygular uyandırıyor. Sesimin çatallaştığını şimdiden görebiliyorum. Biraz sonra zihnimin parlamaya başlayacağını da. Kelimelersiz düşünmeye en çok yaklaştığım andayım. Biliyorum.

İnsan ne tuhaf bir canlı.”.

dört yedi, 16

Kimi başlangıçları yapmak diğerlerinden oldukça zordur. Kuşkusuz bizi bir zorluğa sevk eden hatalardan korkmaktan ziyade, bıraktığımız bu ilk izin süregidecek güzel bir başlangıcı bozacağı korkusudur.

Korkularımız ancak olmasını arzu etmediğimiz anların karşılığında doğarlar. Dikkatle bakılırsa aslında korku da tuhaf bir arzu problemi olduğu da görülecektir. Olmasını arzu etmediğimiz anlar ve bunun aksinde olmakta olanın kendini muhafaza etmesini arzu ettiğimiz anlar.

Korku; beklenen bir tehlike olduğu müddetçe düşüncede yaşamaya devam eder ve gerçekleştği vakit korku “artık yaşanmış” ~korkulanla karşılaşılmış~ ve tükenmiş olacaktır. Hiçbir korku, ~korkunun tabiatı gereği~ yaşandığı vakit sürmeye devam edemez. Demek ki korku duygu değil, düşüncedir, düşüncede yaşayandır. Korkunun gerçekliği, kendiliğinin sonudur.

Korkularımız, ihtimalen karşılaşılması beklenen anların, ihtimalen karşılaşılması beklenen sevinçlerinden daha büyük olamazlar. Bu yüzden adına korktuğumuz şeyler, en az duyumsadığımız korkular kadar kuvvetli ve güzeldirler. Diyebiliriz ki, adına en korktuğumuz şeyler aynı zamanda en tutkulu olduğumuz şeylerdir de. Anlayacağınız üzere, bazen hayatı çekilmez kılan bu düşüncenin içinde aslında yoğun bir arzu ve tutku da vardır. Korku yaşama, yaşam korkuya güç verir.

Kimi korkularımızsa, adına korktuğumuz şeyleri özgürce tatmaktan bizi alıkoyarlar. Öyleyse esas sorun, düşüncede kendiliğinden beliren korku değil, korkularımızı ~korkunun içindeki güzelliklere nasıl tahvil edeceğimizi öğrenmektir. Bu çabanın ömür boyu sürecek olan bir mental olgunlaşma olduğunu görerek, onu tanımaya ve keşfe çıkmanın arzu ve tutkuya bağlanarak mümkün olacağı kanaatindeyim. Korkularımız, korkularımızdandır.