Yeterince uzağındaydım. Yerdeki bira şişesine tekme atıyorum etrafında döne döne korkuluklara çarpıyor sonra paramparça..

Sessizliği bakışlarıyla bozabilecek kadar bir kalabalık var. Bana doğru bakıyorlar. Sadece canım istediği için tekmelediğimi izah edebilecek durumda değilim. Zor geldiğinden de değil keza, hiç öyle değilken de öyle oluyor olmak kalıbını değiştiremeyeceğimden.  Dikkat çekmeye çalışmadım,  asabiyim hallerine bürünmedim..  Canım istedi yalnızca! sanırım beni en çok yoran etrafın basma kalıpları.. Herneyse, hiç biri zaten umrumda değildi..

Belki bir çoğunun aslında hepsini umursayıp yalnızca umursamayacağı birini bir tek biz umursamıştık.  Sırtında çuvalı ve taze çekilmiş bali kokusu… Ciğerime işliyordu. Biz ona orada, küçük bir çocuğu idare ediyormuşuzca yaklaşırken, o bizi utandıracak kadar umursuyordu hayatı.  Çuvalını sırtından indirip gözleriyle bizi süzerken dudaklarından düşen tek bir sorusu vardı;

-benim kadar üzgün müsünüz?

yarım yalpak ve zor konuşan ağzıyla..

Ne  Şarab içtik birlikte.  Sonra işte…

Reklamlar