Hep bir yerlere yetişirken, bir şeyler çok geç kalıyordu ona. O yaklaştıkça başka bir şey ittiriyordu sanki. Bezgin ve sıkılgandı. Bazen; yüzüne vuran yaz güneşinde tatlı bir esinti gibi güzel hâyalleri de vardı. Ne geç kalmak olacaktı, ne yetişebilmek çabası. Huzura özlem vardı, yorgunluğunu dinlemeye…

Yarışırcasına yaşamaktan bıçkındı. Durup derin bir nefes alamamaktan, temas edilmekten, vebalı topluma karışmaktan şikayetçiydi. Dokunulmuş düzenlerden, hâkir zevklerden. Ama daim bir umudu da vardı, bir gün ne yarış kalacaktı, ne geç kalmak korkusu. Toprak hep beklerdi nasıl olsa, canı hiç sıkılmazdı.

Mesela, kendisine biçebildiği hep bir kısa hikayesi vardı. Bir yerlerde başlıyor, bir yerlere gelmeden bitiyordu. Tabiatın en neşeli karakteride oluyordu bazen, bazen hüzünlü bir tabutta. Kimi zaman ısırılmayı bekleyen meyve gibi dallardan sarkıyor, kimi zaman yalnızca ısırılmış hissediyordu. Belki yükseliyordu, sonra çok düşüyordu, sancıyordu, gülüyordu. Kahkaha atarken bir acı da saplanıyordu. Sebebini ararken, en çok istediğinin en korktuğu olduğunu da biliyordu. Alaca kalabalıkta saklanırken, küçük bir çocuğun sobelemesinden çekiniyordu.

Kaçmakta ama saklanamamaktaydı problem. Yeterince istemediğinden, hep merak ettiğinden…

Reklamlar