Medya iletişim kanallarının ve teknolojik devrimlerin hayatımıza yer edinişine ve dahi problemlerine değinmeden evvel kısa bir “medya” tanımı yapmakta fayda var. Medya; “her çeşit” bilgiyi birey ve topluluklara –Eğitme –Bilgilendirme –Eğlendirme sorumluluğuyla aktaran görsel, işitsel, görsel ve işitsel iletişim araçlarının tümüdür.

Bu bağlamı genel kabul görür medya tanımı olarak kabul edersek, “Sosyal Medya” adını verdiğimiz “interaktif” ağı medyanın hangi sorumluluğu çerçevesinde değerlendirebiliriz?

Sorunun net bir cevabının olmaması sosyal medya yapılanmasını ayakta tutan esas unsur. Çünkü “Sosyal Medya” ortam sunucularının erişilebilir alan vermesiyle “izlerkitle”nin içerik oluşturduğu, ve aynı zamanda tüketici (ve üretici) kitleye herhangi bir içeriği dikte etmek yerine “bireysel inisiyatif” ile istediği veriyi alma/verme imkanı sunan izlemek/dinlemek, okumak kısacası yalnız “tüketmek” eyleminden bireyi üreten/tüketen paraleline oturtan sistematik bir “katılımcı” iletişim ağı. Bu mekanizmayı durmaksızın büyüyen canlı bir organizmaya döndüren ise kuşkusuz “güncel” ve “yenilenebilir” oluşu. Çeşitli medya aygıtlarıyla yatak odasına kadar girmiş bu iletişim ağı, özellikle internet sayesinde kolaylıkla açığa koyulabilen bir yığın metin ve görsel öğe oluşturdu. Yalnız tam bu noktada (bu erişilebilir ve anlık mekanizmasıyla) bir takım “toplumsal trajedi”leri de beraberinde getirdi. Birbiriyle platonik ilişki içerisinde ama haberdâr bu yığın, birbirini röntleyen bir kitleye dönüştü. Bu “teşhir” olma ve “teşhir etme” durumu beğeni açlığıyla popülariteyi doğuran yeni akımlar oluşturdu. Bireyler, varlık alanlarını sosyal medya ile özdeşleştirdikçe bireyden – kitleye erişilebilirlik söylemden *eyleme geçme anında “lüzumsuz”, ve blog – mikro blog ile de “kâfi” kılındı. Bu sayede insanlar sosyal medya üzerinden toplumsal sorumluluklarını “yerine getirebilmiş” refahını hissetmeye başladıkça, bu işgüzar sığlıkla kendilerine “aktivist” kimliği edinmeyi de “abes” bulmadılar.

Sosyal medya bireylere bir kimlik daha yarattı; çeşitli platformlarda oluşturulan kullanıcı adlarıyla bireyden-kitleye, bireyden-bireye bir “giz”’in arkasına sığınarak iletişim kuran anonimler toplumda kabul gördüğünü varsaydı. Bu “yeter” tatmin hissi, iki kimliğin tek bireydeliği gündelik hayat pratiğiyle çatışmalar doğurdu. Bireyler özgün benlik/dili kullanmak yerine, sosyal medya kitlesinin oluşturduğu alt kültür, kimlik, akım ve trendleri benimsedi. Kendiliğinden doğan bu temelsiz yeni alt kültür ifade yeteneğinden yoksun, özgün dilinden kopuk, kitlenin oluşturduğu derme çatma bir sosyal medya argümanı ve lügatı da yarattı. Ne yazık ki, sosyal medya’nın bu potansiyeli -toplumsal bağları ve “sosyal” iletişimi kopuk-, içgüdüsel arzularıyla hareket eden bir jenerasyonu da yaratmış bulunmakta.

Ezcümle, sosyal medya “yeni medya akımı”nı inşa edip, farklı sektörel boyutlar yaratırken, medya camiasının yönlendiricilerine de “yeni” “sosyal sorumluluklar” alma gerekliliği kılıyor. Keza, “Medya” bir meslek kolundan ziyade “toplumsal sorumluluk” misyonu yüklenmiş mühim bir mevzudur. Umarım medya camiasının aktif isimleride olayı ekonomik perspektifin dışında değerlendirebilirler. Yoksa kültür erozyonu vesvesesiyle bahane bulunup pozitif değerleri RTÜK’ün yasakçı zihniyetiyle kaybetmemiz an meselesi..

Reklamlar