Yıllar yılllar.. Ortaokul yılları, geceleri uyur gibi yatağa girer, elimde fenerle yorganın altında kitap okurdum. İlk yakalanışım da, Sefiller’in kadın kahramanının saçlarını berbere sattığı sayfalarda, hıçkıra hıçkıra ağlayışıma denk gelir. Çocuk Kalbi’nin Robetti’si ayağını atlı tramvay’ın altında kaybettikten, Zéze’nin Portuga’sı trafik kazasında öldüğünden beri, ağlamadığım kadar ağladığımı hatırlarım. Arada güzel şeyler de oldu tâbii; Küçük Kara Balık kepçeli kuştan kurtuldu, Jonathan Livingston ideallerine ulaştı, Prensimiz B612’sini tamir etti, Gülliver’in heyecanlı yolculuklarına daldım, müfredat sağ olsun; “Kaşağı”‘yla kuşpalazı oldum, “Bomba”‘yla ilk muzır neşriyat deneyimimi yaşadım, Kemalettin Tuğcu’ denen allahsız(seni hiç unutmayacağım), ruhaniyetimin ırzına geçti, Ömer Seyfettin’le zehirlendim, Dede Korkut’larla coştum. Gülten Dayıoğlu’nun serüvenlerini okudum, heyecanlandım, Derken derken, ama hep bir acı hissettim, gülerken, coşkulanırken, keyiflenirken, o buran sızı hiç eksik olmadı. Hiç de eksik olmasın, insan olduğumu unutturmayasıca hüzünlülüğümüz.

Hayatın dramatik gerçekliğini en derinden ve yakıcı biçimdeyse, okuduğum romanlarda ya da öykülerde değil; Şu filmi izlerken yaşadığımı anımsarım. Belki bir hafıza tazelesem, başka bir çok travmatik hikaye daha çıkar kuşkusuz, gerek kitaplardan, gerek şahitliğe maruz bırakılmışlıklardan, Lakin, Kahraman’ı bir katre gerçek dünyasından, kısacık, daracık başka bir gerçeği yaşatmak için kanını parayla satan abilerinin, ya da; artık satacak kanı kalmayan abilerinin yaşattığı vurgun, trajedinin tillahıdır benim için. Gerçeğe dümdüz toslamaktır “Canım Kardeşim.” Küçük umutlar, mutluluklar, ~belkiler, için hayatını satanların gerçekliği.

Muhakkak, böyle kalın bir gerçeklik de ancak böylesi ahengli bir müzikle karışırdı insanın ruhuna.

http:/m.youtube.comwatch?v=kJU0VG6S_zM

Reklamlar