Artık daha az şey bilmek, daha az haberdâr olmak istiyorum. Bütün bu çılgınlıklar; politika ya da siyaset umurumda değil. Bu ceht beni daha mutlu ya da biraz olsun daha özgür kılmıyor. Bilakis, giderek mutsuzlaşıyor, giderek rızam alınmamış; daha doğrusu bizâtihi kimsenin doğrudan rızası alınmamış ama birdenlikle içinde olduğunu fark ettiğimiz kurallar bütününe dönüşüyor.  Bu görünenin altında yatan oldukça sinsi, kompleks, zincirleme bir reaksiyon. Hem herkesin kendini, hem de kendinin esaretiyle, beraberindekini ilhâk ettiği tuhaf bir kimlik takdisi. Zaman içinde egemenin ta kendisine benzeşen bu siyasi ahlakın muntazaman gebe kaldığı gizil iktidarı açmak istiyorum. Tonla kokuşmuş, bayağılaşmış, süreğe gelen yıllar boyunca tatbik edilmiş pratiklerin ya da, aslında o kadar da içselleştirilmemiş reflekslerin başka bir yaşam biçimini mümkün kılmanın olanağı olarak görmenin makro politikalara karşı esen bu alternatif akımların pek de bir işe yaramadığını görmek gerekiyor.

Burada pür dikkat kesilmemiz gereken, bunun karşı devrimcilik ya da bilimum ona benzer şeylerden herhangi birisi olup olmadığı değil.  Burada gözlerimizi dikmemiz gereken, kişinin kaygısız yaşantısının, nasıl olup da birden başlayıverdiği politikleşme evresidir. Kuşkusuz bu bizi, ancak kişinin kendi gerçekliğine; nihai bir amaca doğru herhangi bir değer olduğunu hissettiği; kendini anlamlı kıldığı yere,  böylece bir mücadelenin içerisinde bir uğrağa doğru gidiyor olmanın yaşamı aklın cihetine bağladığı, böylece çekilmez hayatlarını, böylece akıp giden amaçsız bir hayatı yaşamaya değer bir sebebe bağlamanın verdiği yeni bir vâr oluşu yaratmanın coşkusuna götürür. Bizi dört bir yanımızdan sarmalayan, yaşamla başa çıkmayı keşfettiğimiz mücadele sathına.

Gelgelelim hiç de yadırgamamız gereken bu ruhani arayış, rasyonel düşünmek gerekirse  yeni mücadele alanlarının kendi dürtüsüyle aynı momentten hareketle arayışa sevk olmuşları bir araya getirerek inşa ettiği bu “bizlik” mefhumunun karşı konulmaz hafifliği içinde, bir şekilde mutabık kalarak da olsa “türetilmiş” ortak beyan, benim anladığım o dur ki, bir amaç değil,  nihayetlenmiş bir sonuca tekabül eder. Öyleyse diyebiliriz ki, alternatif akımların iddia ettikleriyle, hissetmeyi sevdikleri arasında hakikate dayanmayan koca bir boşluk vardır.

Sonumlanan, ya da devam etmekte olan yüzyıllık başarısız  pratik birikimleri iş, oluş, ya da sonuçları bakımından, mevcut siyasal, kişisel, hiyerarşik tahakküm ilişkilerini, küresel sermayeyi ya da kapitalist düzeni hiç kırmadı, esnetmedi, geriletmedi. Muhakkak bir şeyler değişti diyebiliriz, fakat yeni biçemleriyle yeniden ve başka türlü kendini vâr etmediğini de asla söyleyemeyiz. Öyleyse, bu noktada mevcudu başka halleriyle yeniden ve eninde sonunda bizi belirsiz bir tek tipliğe iten kategorik biraradalıkların, ne kadar heterodoksi olduğu ya da unortodoksiliğin, heterodoksi olup olmadığı da sorgulanmaya gayet açık olmalıdır. Toplum/toplam olmak uğruna birey olmaktan vazgeçen, aynı dili kullanan, aynı şeyleri  üreten, aynı düşünceyi örgütleyen, yeni fakat topyekûn bir aynılık üreten bu mastûrbatif “mutlusuzluğu” diretmekte lüzum görmüyorum.  İdealizmin amaçsız olduğunu söylemiyorum ama, idealleri var etmek için toplaşan mutsuzlardan, sevimli bir sonuç çıkacağına inandığım da söylenemez.  Hiç değilse, daha az mutsuz ve kimliksiz olmak bana daha ideal geliyor.

Reklamlar