Zaten geleceği yoktu.

Öpüştükten sonra ağzımda kalan tuhaf tat. Damağımda hissediyorum. Dilimin üzerinden boğazıma doğru yuvarlanışını, o talaşlı tadı yavaşça yutkunduğumu hatırlıyorum. İlk öpüşmesinin tadını unutmuyor insan. Sonrakiler her ne kadar onu takip etselerde. Garip şeyler, bugünlerde kafam da böyle garip şeylerle işgal edileduruyor. Dün gece uyuklarken, kendimi başka bir şehrin bodrum katında, açık camların önünde sere serpe uyuyormuşum gibi düşünmeye çalıştım. Kimi, kimi böyle düşünceler çevreler beni; şimdinin içinden bir kopuş yaşar, geçmişle geleceğin arasında bir yere sıkışırım. Ben onlara “duyumsayışlar” diyorum. Çünkü duyumsayışlar biraz da, yani yalnız duygularıma hitap ediyorlar gibi değil, aynı zamanda kokularını alıyor, tenimde hissediyor, seslerini çağrıştırıyorum. Dilimin emmek fiilini yerine getirmek için duyduğu arzuyu yaşıyorum. Böyle şeyleri anlatmak da pek zor gerçekten.


Kurgular

Zamanın birindeyle başlayan kısa hikayeler. Orada olmuş olmanın gerekçeleriyle barışma girişimi. Fakat güzellikleriyle, fiyaskolarla geçen hayatımıza kurguladığımız müthiş sonlar. Gala gecemiz. Benim sonum, sırası bitmiş peygamber gibi, tefekkür dolu bir şey olacak. Veda hutbem hazır, birkaç cümle kuracağım. Gerimde bırakmak istediğim keyifli hikayeler adına yaşıyorum. Böyle olacağı muhakkak, ben inanıyorum. Duygularım doruğa ulaştıklarında, ve oradan yeniden gerisin geri düşmek üzerelerleyken göz kırpmak kadar kısa ve mukaddes yükselişinden yeniden kopuşta, ~o an yakalayamayacağım kadar hızlı geçen düşünceler beni asla yanıltmazlar. İçim ya bir huzursuzlukla kaplanır yahut yumuşacık bir sıcaklıkla. Bu benim sezgisel olana kendimi teslim etme halim. Zor öğrendim, fakat sıkı öğrendim. Kelimelerden daha keskinler.


Zihnin, zihne açılan pencereleri

Geceleri hiç duymadığın şeylerin seslerini duyarsın, kar yağışındaki huzur gibi. Çok konuşup az hissedenler kirletiyor bu dünyayı. Kurdukları cümlelerin kendilerini nasıl kandırdığını göremeyenler. Kendimizi, bazen ona neden bırakmak? ve neden o sahteliğin üstümüze sinmesi… Bir çok rengin bir araya gelmesinde bir güzellik vardır, bir çok renk bir araya geldiğinde başka bir renk olur. Bir çok renk bazen bir araya geldiğinde güzel bir renk olmaz. Yalın anlatmak gerekirse, gerçeğin peşinden giderken düştüğümüz yanılgı işte böyle bir aldatmacadır.


Kendilerine bir şeyler anlatırken, hangi ses tonunu kullanır insan?

Merak ediyorum. Mesela ben, bir çocuğa masal okur gibi tane tane konuşurum kendimle. Cümlelerimin arasında uzun esler, kelimelerin üzerinde kesme işaretleri ve yarım duraklar vardır. Eğer kendime telkinde bulunuyorsam, kelimeleri hiç kullanmamağa; onlarsız düşünmeye çalışırım. Zor bir uğraş. İç sesi keşfetmeci bir tonla kendisine konuşanın, benim sezgisel olanla kurduğum güven bağına inanmayışına tanık oldum. İç sesi, dış sesi olmasaydı bazen, hiçbir zaman anlayamazdım. Kendini kendinden gizleyenin sinsice kanımıza karıştığına da zira, bu yüzden kimi şeyleri hiçbir zaman anlayamayacağım. Bu oldukça beyhude bir çaba.


Reklamlar