İnsan ertesi güne her gün yapmakta olduğu işlerini tekrar edeceğini bilerek, geleneksel bir ayin gibi samimiyetsiz karşılaşmalarına iyi olduğunu belirterek, kendi aldatısını yaşam biçiminden sıyırmadan gerçeğini bulamıyor. Belki sırf bu yüzden, adı konmamış bir şekilde, bir gün kimseye bir şey söylemeden kabuğuma çekilip, çok uzun süre orada gizlenmek ve yalnızca yıllar yılı duman olmuş kafamı toparlayıp kendimi, kendime getirecek esaslı cümleler kurmak istiyordum. Bu belirsiz süre belki sadece amacı belli bir uğrağa doğru hareket etmemle beraber sanki yıllardır gerçekleştirilmeyi bekleyen kısacık bir inayetle birlikte son bulacak, belki de çok günler boyu düşüncelerimi doğdukları yere doğru gerisin geri takip etmemi gerektirecek uzun bir zaman dilimimi alacaktı ~gerçekten bilemiyordum.

Fakat bunun kendimle kuracağım onmacı ilişkinin ta kendisi olacağına inancım tamdı. Geçmiş zamanlarda müterreddit defalar hakikaten ortadan kaybolabilmek üzere iz kalmayan uzaklaşma planlarını, gizleneceğim, kendime kapanacağım, kopup kopup yeniden bağlanacağım bir tür ritüeli gerçekleştirmeyi ciddiyetle tasarladığım anlar oldu. Fakat bunun daha mümkün olan halini ~başka bir aldatmacayla; kendimi kalabalıkta kayberedek de mümkün olacağını zannetmiştim. İnsanın cerahatini kendi tahlil ettiği böyle vakalara bile göre geçersiz alternatifler üretmesi, ne yazık ki sonuna değin ertelenmiş bir felaketin kaçınılmaz gerçeğiyle geri dönüyor kendisine. [uçan bir uçurtmanın uçmasına şaşırmak gibi.]

Beni böyle bir dolambaçlı yola alıkoyan ise zihnimle, benim arasında kurmam gereken bu illiyet bağı için yaratacağım zamansal ve mekansal bağımsızlığın birileri için kaygı ve endişe verici olabileceği korkusu idi… Gerçekten de, insan bazen öyle tatlı bir inançla aldatıyor ki kendini, sanki zaman geçecek ve bir vakit yeniden geldiğinde başka bir kaçışın imkanlarını mümkün kılabilecekmiş gibi. İşte bir umut denen, zarları pervasızca salllamanın dayanılmaz hafifliği böyle bir düşük ihtimalli kaçışa ~yani yine bir kaçışa~ ahmak bir iştahla bağlanıyor olmaktan olmalı.

Oysa asıl kaygı verici şey, birbirimizin gözünün içine baka baka nasıl yavaşça ölüyor olduğumuzu göremiyor oluşumuzdu. Birbirimizi garip bir düzen içinde birbiriyle konuşulmamış bir tertiple bağlıyor, sınırları belirli bir alan içine kendimizi hapsediyorduk. Bunun apaçık bir sebebi vardı; bir gün adı konmamış bu düzeni ihlal edenin, topyekün bir çığırdan çıkışı tetikleyeceğini biliyorduk. İşte bu yüzden, hepimizin içinde vâr olan çekip gitme ~düzenin tümden terkedilişi arzusunun biri tarafınca hakikate döndürülmesi, en iyi ihtimalle varoluşsal bir buhran gibi adledilmekten öteye gidemeyecek, ihya edilmek üzere kolektif aklın empatiyle kurduğu senaryolarıyla, yani empati kuranın en yatkın olduğu korkularıyla ehilleştirilecekti.. Zira, adına endişe duyduklarımızın kendimize ifade etmekten korktuğumuz endişelerimiz olduğunu görebilecek cesarete de, bununla yüzleşmenin “gerektirdiği” imkanlara da sahip değildik…

Bizim en büyük endişemiz böyle bir örneğin hakikat sathında kendimizi bulmaktansa, onu toplumun yabaniliğiyle terbiye ederek, bilinirliğin korunaklılığını sürdürülülebilir kılıyor olup olmadığımızdı… İşte bu yüzden ben hala burada, olduğum yerdeyim… Şimdilik, şimdiye değin…

Reklamlar